Uzun süredir yazmıyordum.
Taşındım. May the force be with you, my friend.
SO BİTE ME.






Bak hele; http://fizy.com/#s/1mc0is
My work is done here. I’m out.
1 note, March 3, 2012
Taşındım. May the force be with you, my friend.
SO BİTE ME.






Bak hele; http://fizy.com/#s/1mc0is
My work is done here. I’m out.
1 note, March 3, 2012
[Flash 9 is required to listen to audio.]
Kesin yargılara varmıştım. İnsanlar kötüydü. Hayat kötüydü. Hatta ölüm bile, ayrılık bile hayattan daha kötü değildi. Ayrılıklara sebep olan insandı, insanlardı. Bu ayrılıklara izin veren, ölümü mumla aratan da hayatın ta kendisiydi. Kimsenin kendisinden vazgeçmemesi için, insanları büyüleyen, zehirleyen de hayattı. Sanki ölümün varlığına ve gerçekçiliğine inat vardı.
Herkesi bekleyen, o kaçınılmaz sonu da korkunç bir şeymiş gibi gösteren de hayattı. Ölüm vardı ve herkesin virgül, soru işareti ve ünlemlerle dolu hayatına bir nokta koyuyordu. Er ya da geç kaçınılmaz son. Herkes doğduğu andan itibaren ölmeye başlıyordu. Sürekli ölüyorduk. Çoğu insan bunun farkında bile olmuyordu. Doğduğu zaman başladığı ölme eylemi son bulduğunda ise çok geç bile olmuyordu. Bu eylemini bitirdiği zaman farkında bile olmadığı bir şeyle karşılaşıyor ve anlamını aramaya vakit kalmıyordu.
Belki anlık bir gerçeklik, farkındalık ve
SON. Hayat ne kadar gerçekse, ölüm ondan daha gerçekti.
Reblogged from denizkokankadin, 9 notes (773 plays), November 5, 2011

“Have no fear
For when I’m alone
I’ll be better off than I was before”
/ Eddie Vidder - Long Nights
5 notes (30 plays), October 27, 2011

Sanırım bundan sonra, bir resim bir parça yeter. Tek gerekli olanda bu.
4 notes (30 plays), October 26, 2011

Gün gelecek, kazağının kolunda ne kadar fazla sümük üretebildiğine şaşıracaksın.
4 notes (21 plays), October 15, 2011
Sakarya’nın neredeyse boş, karanlık, köhne ama kendimi evimde hissedebildiğim bir barında ayaklarımı yanımdaki sandalyeye uzatmış biramı yudumluyorum. Bas gitarın tellerine her dokunuluşunda attığını hissedebiliyorum kalbimin. Küllükteki sigara hiç çekmesem bile orada. Külleri maddiyattan maneviyatıma geçişte kullandığım bir köprü gibi uzamış, en ufak bir esintide yıkılacak gibi. Dumanları ritüelim için kullandığım tütsü gibi boğuk kokusuyla içimdeki karanlığı azdırıyor. Bu anlarda açıyorum asma kilitlerle bağlanmış zincirlerimi. Masumiyetimi biraz olsun rahata kavuşturmak onlardan uzak tutmak için. Barın tavanı, kafesinden çıkarılıp sahibiyle yürüyüşe çıkmış, saha sola hırlayan azgın köpeklerimin oluşturduğu duman ve toz tabakasıyla kaplı. Bu anlar, içimdeki canavarlar için hazırladığım bir striptiz partisi gibi. Ruhumun çıplaklığını gözleri önüne serip onların azgınlığını bir az olsun hafifletmek için bir çeşit ruhani masturbasyon gibi. Çalan şarkıdaki brutal vokal onların azgın inlemelerini taklit ediyor sanki. Ne kadar dokunmalarına izin vermesem de yan yana tutuyorum onları masumiyetimle. Ateşle barut gibi… Her an içimde oluşabilecek bir patlamanın riskini bilip arada sırada küçük kıvılcımlarla yetindirmeye çalışmak gibi onları. Ama karanlığım ne kadar ışığa açsa, içimdeki küçük ışık ta tüm şehvetiyle kışkırtıyor onları. Nefesini suratlarında alıp verip, tırnaklarının küçük dokunuşlarıyla tahrik eder gibi…
Hoparlörlerden yükselen brutal vokalin acı dolu çığlığı ve şarkının son bulması… Kül tablasında küllerden oluşmuş köprünün yıkılması ve duran zamanın normale dönmesiyle irkiliyorum. Eski duvar kağıtlarının oluşturduğu alevlerin sönmesi, tavandaki dumanın dağılması… Biram bitmiş… Garsona el edip bardağı işaret ederken, bir yandan ağzımda duran yeni sigarayı yakmak için çakmağımı arıyorum. Yeni biram gelirken, ben bir sigara uzağımda olan küçük cehennemime geri dönüp içimdeki karanlığı tatmin etme ihtiyacımı yeniden karşılamak için hazırlık yapıyorum. Pazar günlerini seviyorum. Kendime zaman ayırabiliyorum.
bu adam, kesinlikle takip edilmeli.

TANRI NEREDE?
Sokağa bakamıyorum. Pencerenin ardına gizlenmişim. Dışarıda garip şeyler oluyor. Sabahtan beri orada. Bekliyor. Beni bekliyor. Ne zamandır biliyordum geleceğini. Herkes biliyor. O bir canavar. Saklandığımı hissediyor. Bu, onu daha da çok sinirlendiriyor. Yandaşları da var. Beni tutan kimse yok. Perdenin tozu kokusu ciğerime doluyor. Ellerim yapış yapış, ter. Nefesim kuruyor. Susuzluk artıyor. Ne kadar zaman dayanabilirim? Korkuyorum. Dışarı çıkamıyorum. Lütfen yardım edin. Burada kısıtlı kaldım. Orada bekleyen şeye inanmayın. Gözlerine bakmayın. Kolayca etkisi altına alabilir sizi. Yumuşak değil, hayır, sakın dokunmayın ona. Ne zaman harekete geçeceğini bilmiyorum. Pencerenin arkasındaki yerimi terk edemiyorum. Perdede açtığım minik delikten bakıyorum. Neden onu kimse durduramıyor? Herkes nerede? O ve yandaşları çoğalacaklar. Benim gibileri de yok edecekler. Hepimiz böcekler gibi saklanıyoruz. Perdelerin arkasına, yatakların altına, karanlık köşelere, kuytu yerlere. Bir zamanlar gülerdim böyle hikayelere. “Ancak kâbuslarda yaşanır böyleleri.” derdim. İşte şimdi nefes bile alamıyorum. Bir yaratık bu kadar yalnız ve güçsüz olabilir mi? Tanrı nerede?
5 notes (2,442 plays), October 4, 2011

Hastalanmış mutluluğa,
uzun ömürlü kedere, sonra erdireceğin yasıma hoş geldin.
Öksüz sokaklara, kimsesiz meydanlara,
boynu bükük evime, hoş geldin.
Seni bekliyordum.
uzun geceler, uzun günler boyunca,
neşeli baharlar,
doygun yazlar,
yorgun sonbaharlar,
uzun, çok uzun yıllar boyunca.
Hoş geldin.
Kaç savaş geçti bu topraklardan, kaç talan,
kaç kral çıktı tahta, kaç kral hükmedemez oldu,
kaç insan öldü, kaç insan doğdu,
kaç ihanet, kaç aşk,
kaç bayram, kaç ayin,
kaç hasat, kaç düğün yaşandı.
Seni bekliyordum.
Seni bekliyordum,
yas, ihtiyar kadınların yüzlerini gözyaşlarıyla yıkamadan;
ölüm, genç gelinlerin saçlarını zamansız ağartmadan,
savaş, çocukların oyunlarına koyu bir bulut gibi çökmeden.
Seni bekliyordum.
Askerlerin genç bedenleri savaş meydanında çürümeden.
Seni bekliyorum,
kim olduğunu bilmeden,
ama sana verilen görevi yapacağını adım gibi bilerek.
Seni bekliyordum,
kim olduğunu merak bile etmeden,
ama senden emin olarak.
Seni bekliyordum,
binlerce yıllık ölemimi dindirmen için.
Seni bekliyordum,
Yarım kalmış şarkımı tamamlaman için.
Seni bekliyordum,
bana yardım etmen için.
Seni bekliyordum,
Tanrılara duyduğum inancı yitirmemek için.
Seni bekliyordum.
Biliyordum ki, duydukların aklını karıştıracak,
biliyorum ki, gözlerin gördüklerine inanmayacak.
Sakın şaşırma,
sakın yolundan dönme.
Beni, karanlıkta gördüğün boş bir suret sanma sakın.
Seni mutluluğa kavuşturacak kişi,
yılların ötesinden gelecek.
O, zamanın büyüsüyle yabancı bir ülkeye dönüşmüş olan
bu toprakların insanı olacak.
O gelecek ve yazdıklarını okuyacak.
O gelecek ve seni anlayacak.
O gelecek ve senin üzerindeki laneti kaldıracak.
Çünkü âşıkların dileği kabul olur.
4 notes (10 plays), October 3, 2011

Sahiden yalancıyız. Kafamızda kurduğumuz dünyanın, gerçek dünyayla ilgisi yok. Gerçek dünya da sular kesik. Toprak kuruyor. Oy verilenler, oy verenlerin eline veriyor. Biz bir müziğe, bir resme, bir yazıya, bir kadına, bir adama, bir hatıraya, ne bileyim işte bir şeylere takılmış gidiyoruz. Mesela bana bak (Ben de kendime bakayım bu arada). Adeta oturmuşum siyah klavyenin başına, atmışım son günlerde döne döne dinlediğim CD’yi bilgisayara, bir neşe, pür neşe döktürüyorum kelimeleri ardı arkasına… Gümbür gümbür “Kolay değil” diyor Mat. “Bana sadece aşk yetmez” diyor, hızını alamıyor, “Satarım ruhumu her gece ben şeytana / alkole ve ilk gördüğüm kadına” diyor… Hayır güzel söylüyor, sözlere, bestelere, kısacası müziğe zerre itirazım yok. Hatta hastası oldum Mat’ın desem yeridir. Ama yalan işte… Öyle kolay değil ruhunu şeytana satmak. Şeytan da hazır sanki, eleman ruhunu satsa da hemen yapışsam diye erketeye yatmış bekliyor… Umurunda mıyız şeytanın Tanrı aşkına? Ha, şeytan kesmemiş, ruhu satacakları dünyevi malzemeleri de sıralamışlar şarkıda; alkol ve ilk gördüğün kadın… Tamam, alkole satarsın belki ruhunu, neticede cebindeki paraya ve karaciğerinin dayanma kapasitesine bakar. Ama ilk gördüğün kadın nasıl satacaksın? Hayır itiraz ettiğim için değil, formülünü öğrenmek istediğim için söylüyorum. Almıyorlar abi, aha karar verdim, bu ruhu sana teslim edeceğim diyorsun, manyak mısın nesin diyorlar, affedersin basenini dönüp tam gaz gidiyorlar. Sen de son bir kadeh daha dolduruyorsun, “Zor bulursun bir daha böyle ruhu, beleşe teslim edecektim ellerine, sen kaybettin kızım/oğlum…” diye avunuyorsun. Onun çok umurunda sanki! Yalan. Kendimize söylediğimiz üç kelimeden birisi.

Okudun mu yazının burasına kadarını canım sen? (Seni kastediyorum ya la.) Levent Tülek’ciğim babalar gibi Lumpen Sözlüğü hazırlamışsın, ellerine sağlık. Hani sözlük gibi de değil, bir batında yalayıp yutulacak eğlenceli bir kitap gibi. Hakkı Devrim’ın affına sığınarak söylüyorum, sözcükler hiç eğlenceli değildir. Sıkıcıdır bir kere. Sözcüklerle boğuşacağıma kelimeyi yanlış yazarım daha iyi… Ama Lumpen Sözlüğü acayip bir şey. Hani öğretmen olsaydım, öyle bir felaket gelseydi başıma, dönem ödevi olarak verirdim inadına. Hızımızı alamaz, sözlüye kaldırırdım alayınızı. Sözlüğün bütün maddelerini ezber etmeyeni sınıfta bırakırdım.

Alooooooo, okuyor musun canım? Aslında yalancıyız canım. (Seni kastediyorum ya la.) Babamın Lumpen olduğumdan haberi yok, annem desen tırt zaten, beni bir nevi Orhan Pamuk sanıyor. Nobel sözü de verdim fazla soru sormasın diye, sevindi. Yalancıyız falan ama sözlü konusunda ciddiyim… Doğruyu söylüyorum yani… Hatta önümüzdeki yazılarda çoktan seçmeli bir test hazırlayabilirim yeterince kafam iyi olursa… Mat’ı katarım işin içine, Lumpen Sözlüğü’nden ve Mat’tan gelir bütün sorular…

Hatta ilk soruyu sorayım şimdiden, Ruhunu kime satacaksın canım? İlk gördüğüm kadına. Yanlışşşşşşşşşşş. Kaldın işte, sınıfta kaldın… İlk gördüğün kadın/erkek, sana ilk madik atan kadındır/erkektir büyük olasılıkla. (Cümleyi anlamayan sözlüğe baksın canımlarım.) Şahidim var. Hem de az buz değil, bayağı baba bir şahidim var. Bukowski. Kadınlar hakkında şöyle bir tez geliştirmiş Bukowski: “Önce seni severler, sonra bir şeyler değişiverir içlerinde. Bok çukurunda, ölünün bir arabanın altında çiğneyişini seyrederler ve üzerine tükürürler…”

Sahiden söylemiş mi bu sözü, yoksa, hazır kendimi yalancı ilan etmişken ven mi uyduruverdim diye merak eden varsa, bu yazının ikincisini bekleyecek… Tumblr her an insanların bir şey yayınladığı kallavi bir kara edebiyat merkezi olarak, benim yazımı yeraltından kuvvet alıp istediği zaman çıkaracak gün ışığına. Bu lafı da, Bukowski tezlerinden arakladım. Mevzuya cuk oturdu da ondan…

Neyse kadınlardı, müzikti, dergisiydi, kasetti, lumpen muhabbetleriydi derken geldik bir yazının daha sonuna… Sanırım çok da yalancı sayılmayız, bu da bir nevi gerçek dünya sonuçta… Ama birden çok gerçek dünya var, ya da gerçeğin birden fazla yüzü. Diğer gerçek dünyada, ya da gerçek dünyanın diğer yüzünde sular kesik sadece. Toprak kuruyor. Oy verilenler oy verenlerin eline veriyor, o kadar.

4 notes (10 plays), September 28, 2011
this is diptych at its finest.
but i must admit, i was a little let down by other people’s responses to this photoset. i scrolled through hundreds of the notes, and read some of the comments left when people reblogged. and SO MANY of them said things like:
“i thought that was a dude!”
“oh wow she’s so hot”
“i had no idea that was a chick”
“i like my women butch”
……….. all of you are automatically assuming that this is a woman because this gender fluid person has BREASTS? shame on you!
these photos are not defining a gender, they are expressing androgyny.
please understand that there is a big difference!
you have no idea how this person identifies or if they’re even gay/lesbian/butch whatever. and maybe this isn’t even a girl at all, maybe it’s a trans* guy with a chest. but the point i’m trying to make here: you have no idea how to label this PERSON, and i find it so ridiculous that society must always classify people they don’t even know.
Holy crap…way hot.
Reblogged from nostalgica, 20,655 notes, September 25, 2011